Özgül Aslan
    •  “2+1”

      Özgül Arslan

       

      Her sanatçı, sanat üretirken yaşam deneyimlerini analiz ederek var oluşunu ortaya koyar. Norm budur, ancak irdelenecek konu ve deneyim seçimi her zaman kişisel ve öznel olma eğilimindedir. “2+1” kişisel sergisindeki resimlerinde, Özgül Aslan, şu andaki var oluş durumunun önemli bir yönü olarak annelik konusunu vurgulamaktadır. 1975 yılında, sanat teorisyeni Lucy Lippard, sanatçıların neden annelik, hamilelik ve doğum ile ilgili sanat çalışmaları yapmadıklarını sorgulamıştır.  Sonraki yıl ise Amerikalı kavramsal sanatçı Mary Kelly, doğum yapmak ve kendi hayatının kontrolünü kaybetmekten oluşan durumunu açıklamak için psikoanalitik terimlerden (özellikle de Lacan’ın terimlerden) yararlanan Post Partum Document isimli çalışmasını sunmuştur. Bu dönemde, kadın sanatçıların çoğu, medeni hallerine veya çocuklarına atıfta bulunmamayı tercih ediyordu ancak Kelly, kadınlara özgü bu deneyime değinen sanat eserleri üretmeyi engelleyen kültürel baskıya karşı cesur bir duruş sergilemişti.  Bu eylemiyle, konunun, gelecekte diğer kadın sanatçılar tarafından da kullanılabilecek uygun bir malzeme olarak meşrulaştırılmasına yardımcı olmuştu. Canan Şenol, Gül Ilgaz, Gülçin Aksoy ve Nazan Azeri gibi bazı Türk kadın sanatçılar bu konuya eserlerinde değinseler de, bu deneyimin tüm kadınlar üzerine nasıl travmatik bir niteliğe sahip olduğu göz önüne alındığında, bu kadın sanatçıların sayısı yeterli değildir.  2010 yılında, benim yapmak istediğim, neden çocuk sahibi kadın sanatçıların, bu konunun bazı yönlerini sanat eserlerinde irdelemediklerini sorgulamaktır. 

       

      Özgül Arslan, resimlerinde, kızının, kendi yaşam alanını işgal eden nesneler olan oyuncaklarını tasvir ederken analiz ve gözlem yapmakta, konu üzerine derin derin düşünmektedir.  Büyük boy 120 x 120 cm. akrilik resimlerinde, nesnelerin bazıları devleşirken, A4 formatı kullanılarak yapılan resimlerde ise nesneler cüceleşmektedir. Nesneler tüm dikkati üzerlerine çekerlerken, Özgül Arslan’ın kızı ise resimlerde bir gölge veya hayalet gibi yer almaktadır.  Fotoğraflardan, ayrıntıya büyük önem vererek çalışmış ve artık kızı tarafından oyuncak olarak kullanılmakta olan metalik renkli bir bebek ayakkabısı, üç tekerlekli bir bisiklet, bir balon, melek kanatları, müzik kutusu, çadır, patlamış mısır makinesi ve şemsiye gibi nesneleri tek tek resmetmiştir.  Neredeyse Pop Art tarzında rengârenk boyanmış olan bu nesnelerin gölgeleri de vardır. Kızını kısa ömürlü bir varlık, bir gölge olarak sunması, Özgül Arslan’ın, kızının çoktan büyüyerek yanından ayrıldığı ve ardında bir zamanlar sevdiği ancak artık bir kenara atmış olduğu, gölgeleri olan somut 3 boyutlu nesneler bıraktığı hissinde olup olmadığını sorgulamama neden oluyor. Belki de kızının görüntüsünü eserlerine koymayarak, bilinçdışı olarak kızının nesneleştirilmesini reddetmekte ve medyanın, albenili dişi çocuk ve yetişkin tasvirleri yapma uygulamasını reddetmektedir.  Nesnelerin, izleyiciyi ve onların bakışlarını çekmesine izin vermekte ancak kamunun bakışlarına maruz bırakılmaması gereken özel ve kutsal bir varlık olan kızının görüntüsünün bu bakışları çekmesine izin vermemektedir. 

       

      Nesneler, fetişler ve hatta başka şeylerin yerini tutan nesneler olarak ortaya konmaktadır. Çocuğun sevdiği bir nesne, bir anne için değerli bir nesne halini almaktadır.  Çocuk evden ayrıldığında bile nesne, annenin kaybettiği şeyin hatırlatıcısı olarak geride kalmaktadır. Bu oyuncakların resimlerini yapmak, her zaman hatırlanabilen ve hatta artık görülebilen, zamandaki bir noktayı, durumu veya anı dondurmaya yardımcı olmaktadır.   Çocukluk, çocuğun zihninde küçük ve anlık sahneler olarak var olmaya devam eden kısa süreli bir an, annenin zihnindeyse uzun ve tam bir öyküdür.    Bu resimler, çocuğun işgal ettiğini, tükettiğini ve yoluna devam ettiğini fark eden anne için bir katarsis sürecini çoktan başlatmış bulunmaktadır.  Bu resimlerle, anne, kişisel ama aynı zamanda da evrensel olan bir hikâye anlatmaktadır.

       

      Çocuk, önce annenin iç mekânını işgal eder. Doğumdan sonra ise sadece tüm evsel dış mekânı kaplamakla kalmaz, annenin zihnini de kaplar.  Çocuk, annenin hem zamanını hem de mekânını talep eder. Krizin, sadece kısa bir an için bile olsa mekân üretmek, kaçacak, dinlenecek bir yer bulmak arzusunu doğurduğu bilinen bir gerçektir.  Bir anne, önceden var olan düzenlemelerin mekânsal ve geçici boşluklarında anlık mekânlar dışında ne gibi bir mekân üretebilir?  Özgül Arslan, resimlerinde nasıl bir mekân oluşturmaktadır? Oturma odasında duran ve emeklemeye başladığında kızı için getirilmiş olan zebra desenli halından güçlü bir siyah – beyaz desen soyutlamaktadır. Arka plandaki tasarımların hepsi, negatif mekândan pozitif mekâna, siyahtan beyaza, boştan doluya giden bir hareketle titreşim yaymaktadır.  Ne dikey ne de yatay olarak, oyuncak görüntülerini destekleyen siyah şeritler, tuval üzerinde genişlerken hiç durmamakta ve son bulmamaktadır. Elbette, şeritler nesneler için güçlü bir grafik destek sunmakta ancak aynı zamanda sanatçının, anne/sanatçı veya sanatçı/anne olarak durumu nedeniyle hissettiği güçlü karşıtlıkları temsil ediyor gibi de görünmektedir.

       

      Mierle Laderman Ukeles isimli başka bir sanatçı, 1969 yılında sanat yapma biçimini, ilk çocuğu doğunca değiştirmiştir.  Yazdığı “Manifesto! Maintenance Art (Bakım Sanatı)”nda, “tüm vaktim yıkamakla, temizlemekle, yemek pişirmekle, yenilemekle, desteklemekle ve korumakla vs. geçiyor. Bir de (şimdiye kadar ayrı olarak) ‘Sanat’ yapıyorum. Artık bu gündelik bakım işlerini yapıp bilinç seviyesine yükseltiyor, onları sanat olarak sergiliyorum.” Ukeles, 1977 yılından beri sanat eserleri üretmek için New York City Temizlik Hizmetleri müdürlüğüyle işbirliği yapmaktadır.  Bu süregelen işbirliğiyle ürettiği ilk resmi eseri "Dokuma Temizlik Performansı" (1978-1980) idi.  Bu eser için, New York City’de 59 kamuya açık bölgeyi ziyaret etmiş, 8500 temizlik hizmetleri işçisiyle el sıkışarak, New York City’i ayakta tuttukları için onlara teşekkür etmiştir.  Annelik, Arslan’a da bir ev hizmetlisi, temizlikçi, organizatör ve bakıcı olarak ev içindeki konumunu hatırlatmaktadır. Bu farkındalığı, Avusturyalı sanatçı Peter Kogler ile birlikte yaptığı “İstanbul’da Yaşıyor ve Çalışıyor” isimli 2010 İstanbul Kültür Başkenti projesine katılım için ürettikleri ???? video çalışmasına da aktarmıştır..

       

      Bu videoda, Arslan, dağlar dolusu sabun köpüğü yapmakta ve bununla siyah bir halıyı yıkamaktadır.  Halı şampuanı kullandığını ve siyah bir halıyı yıkıyor olduğunu, bana şahsen söylediği için biliyorum, yoksa videodan anlamam mümkün olmazdı. Yukarıdan yapılan çekim sayesinde halı, Arslan’ın üzerinde zarif ve kadınsı bir elbise giyerek performans sergilediği siyah, düz bir yüzey halini almaktadır.  Ellerinin ve dizlerinin üstüne çökerek, vücudunu ve sabun köpüklerini, bir resim/video oluşturmak için malzeme olarak kullanmaktadır.  Elleriyle ve bazen de tahta bir sopayla, sabun köpüklerini düz yüzey üzerinde itmekte, sürtmekte, dövmekte ve hareket ettirmektedir.  Bazen zarif, bazen şiddetli, bazen güçlü, bazen ise yumuşak olabilen hareketlerle çizgiler, zigzaglar, şekiller ve daireler çizmektedir. Bunu yapmak, tüm vücudunu ve kollarındaki tüm gücü kullanmasını gerektirmektedir.  Bir öykü anlatmadan, aslında hiçbir şeyi temizlemeden, hiç bitmeyen bir hareketle, bir duyguyu iletmek ve şiirsel bir şeyler söylemek için ev içi malzemeleri kullanmaktadır.  Köle gibi çalışarak ve yüksek miktarda enerji kullanarak, bize, sürekli hareket ve eylem içinde olmaya dair anlamsız ihtiyacımızı hatırlatan, meditatif ve hipnotik bir eylem gerçekleştirmektedir.  Bu eserde, aşırı agresif hareketlerden zarafetle ikna edici olan hareketlere geniş bir yelpazeyi kullanarak ve her türlü manevraya başvurarak manipüle etme, organize etme, gruplama ve itme ihtiyacımızı görebiliriz.  Bu, belki de bize, anne babalarımız, eşlerimiz, arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız ve bizler tarafından, kontrolü elimize almak için kullandığımız stratejileri hatırlatmaktadır.  Bunu, ayrıca, bir anne, sanatçı, kadın ve üretken bir insan olmak için gerekli olan ve genellikle ödüllendirilmeyen, bitmek bilmeyen mücadelenin ve emeğin metaforu olarak görmekteyim.

       

      Nancy Atakan

      İstanbul, Kasım 2010