Artist Güncel
    • Bir “Aradalık” Hali Olarak Kimlik: Nancy Atakan’ın Yeni İşleri
      Nusret Polat

       

      Nancy Atakan’ın PiArt Works’ün Tophane’deki 2 numaralı galerisindeki sergisi, sanatçının farklı medyumlar ile gerçekleştirdiği, siyasi, sosyolojik ve belli noktalarda varoluşçu diyebileceğim bir dizi olay ve kavram etrafında çoğul bir okumaya kapı aralıyor. Ben bu kısa yazıda sanatçının daha çok siyasi göndermeler yapan işleri üzerinde durmayı tercih edeceğim.

       

      Sanatçı, herşeyden önce, küreselleşmiş dünyamızda çağdaş sanatın en merkezi temalarından birisi olan “kimlik” meselesini özellikle de “aradalık” kavramına olan yakınlığı üzerinden ele almış gibi görünüyor. Bu tam da sanatçının bir neon işinde yazdığı gibi “İki Boşluk Arasında”ki dolu bir alanda sürekli değişen kaygan bir zemindeki kimliğin/in bileşenlerine işaret eden bir bakışın ifadesini vermektedir. Her nekadar sanatçı bu neon işinde, neredeyse Nietzscheci bir tarzda olumsal bir yaşamın kendisini bir geçiş parkuru olarak ele alan daha varoluşçu bir perspektifte doğum ve ölüm arasındaki “aradalığa” gönderme yapma iddiasında olsa da, “aradalık” kavramının bugünün siyasi ikliminde siyasi bir kavram olarak kullanımı gayet işlevseldir. Göçlerin ve sınır-aşırılıkların (transfrontière) küresel dünyanın toplumsal ve siyasi haritasını derinden belirlediği ve kültürlerin melezleşmeye başladığı/melezleştiği dünyamızda “aradalık” metaforu kimlik kavramını açıklamak için oldukça kullanışlıdır. Üstelik PiArt Works’ün küçük ve dar bir pasajdan geçerek girilen galerisi de sanatçının kavramsal haritasını uygulaması için yerinde bir espas sunuyor: Galeri; ara bir sokakta, muhtemelen gelecekte renovasyonu yapılacak olan derme-çetme evlerin ortasındadır: Aradadır ve Sıkışmıştır.

       

      Amerika’da doğmuş biri olarak uzun zamandır Türkiye’de yaşayan Nancy Atakan, kimlik meselesini kelimenin sadece Türkçe etimolojik referansıyla değil (Kim-lik: Kim olmak anlamına geliyor), aynı zamanda Batı dillerindeki “identité” anlamında da (Kimlik ve Özdeşlik olarak/ Kim’im ve kim-liğimi oluşturan öz-deş olduğum özlerim Ne-ler?) sorgulayarak kendi kimlik algısını süreksizlikler, akışkanlıklar ve yeğinlikler etrafında, tözselliği değil, oluş’u ve oluş hallerinin ifadesini veren bir kavramlar şebekesini bizlere hatırlatıyor. Bu özellikle sanatçının “Dediğiniz Gibi Değilim” adlı video-işinde yaptığı şeydir. Bu çalışmaya yakından bakmakta yarar var.

       

      2009 tarihli “Dediğiniz gibi Değilim” adlı çalışma sanatçının ayna karşısında kendini double yaparak bazı fotoğraflar eşliğinde kendine Kim olduğunu, Ne-yle özdeş olduğunu sorarak kendini bulmaya çalışan hüzünlü bir portre çalışması gibi durmaktadır. Memleketi Amerika’ya, annesine, kendi doğup büyüdüğü kültüre gönderme yapan imajların yanında, yaşadığı coğrafyaya, Türkiye’ye gönderme yapan imajları karşılaştıran sanatçı, bu sabit imajların (Batılı-Doğulu, Amerika-Türkiye, Hıristiyan-Müslüman, başı açık-başı kapalı vb.) hiçbirinin kendine uymadığını farkederek kendini nereye yerleştireceği konusunda kelimenin tam anlamıyla sıkıntı yaşadığını bizlere hissettiriyor. Sanatçı şunu demek istiyor gibidir: “Dediğiniz gibi biri değilim, ama ne olduğum, nereye ait olduğum konusunda da hiçbir fikrim yok. Daha çok nereye ait olmadığımın, ve, Kim ve Ne olmadığımın farkındayım”.

       

      Aslında “kim” ve “ne” soru sözcükleri tuhaf bir biçimde aklıma Fransız filozof Jacques Derrida’nın Amerikalı bir gazeteciyi verdiği bir mülakatı hatırlatıyor: “Qui et Quoi” (Kim ve Ne) diyordu Derrida şiirsel bir söyleyişle... Filozof bu mülakatta – ki aşk üzerine bir mülakattır bu – durmaksızın tekrar etmektedir bu sözcükleri. Zira bu iki sözcük felsefe yapmanın (ve belki de yanlış olmayacak, kavramsal sanat yapmanın) çıkış noktalarını oluşturuyor. Bu iki soru sözcüğü şunu demek istiyor: Sen Kim’sin ve Ne’sin? Demek ki, birinin ya da birşeyin kim ve ne olduğunu bulmak, kim-liğini ve ne-liğini sabitlemek başlı başına bir felsefi ödev olarak duruyor, ve bu felsefi ödev bugünün dünyasında özellikle de çağdaş sanat açısından siyasi bir ödevle çakışıyor. Mesele basitçe şu: Ben (kim-im) hangi cemaate (ne olarak) aitim? Sanıyorum Nancy Atakan’ın bu sergide din, büyü, kader ve şans gibi toplumsal ve siyasi olanın içinde daha çok metafizik olana ait duran bir dizi ritüelle ilişkiye geçmesinin arkasında da bu yatmaktadır. Bunlar, siyasi bir kimlik inşa etmeden her topluma ait farklılaşmış en temel belirleyici yaşam formatlarıdır. Ve bunlar, sanatçı açısından sınır-çizen siyasi kimliklerden daha değerli formatlardır, sınır-aşan bir siyasi kimlik ya da daha doğrusu kimliksizlik formasyonlarına işaret etmektedirler. Yani içinde olduğum cemaat bir “kimlik” cemaati mi (Türk, Amerikalı, Siyah, Müslüman, Kadın, Eşcinsel vs.) yoksa daha temelde “kim” ve “ne” olduğum sorularına yanıt vermeyen, bunları karşılık gelmeyen “herhangi bir tekillik”in (singularité quelconque) cemaati midir?

       

      “Herhangi bir tekillik cemaati” İtalyan filozof Giorgio Agamben’e ait bir kavramdır ve benim “hayalet cemaat” olarak başka bir yerde kavramsallaştırdığım etik açıdan koşulsuz yardımı hak eden görünür-görünmez sınırındaki etik figürü (ki bu hayalet cemaat mültecilerden ve sokakta yaşayanlardan oluşur temelde) dışarıda bırakacak olursak hiçbir kimliksel bileşeni a priori içine almayan, sadece “olmak” olarak varlığa referans yapan bir kavramdır. Tıpkı Nancy Atakan’ın meselinde olduğu gibi, bu kavram sadece “kim” ve “ne” olduğunun önemsizliğine işaret etmez, aynı zamanda “kim” ve “ne” olduğumun tek ve istisnasız belirleyenin “dünyada-olma”nın kendisi olduğuna da işaret eder. Tuhaf bir biçimde bir “evrensel cemaat”in içine girmekteyiz. Bu evrensel cemaatin hiçbir etnik, dinsel, cinsel kimliksel ön-belirleyeni yoktur. Bu Aydınlanma filozofu Kant’ın “dünya vatandaşlığı” olarak kavramsallaştırdığı çerçevenin bugünün siyasi ve toplumsal bağlamlarına uyarlanmış bir başka versiyonu gibidir. Kant şöyle diyerek bu kimlik meselesine damgasını 200 yıl önce gayet ustalıkla vurmuştu: “Herkesin aynı toprağa ayak bastığı bu dünyada herkesin heryeri ziyaret edebilme hakkı vardır”.

       

      Nancy Atakan’ın çabası; aşağı yukarı kendi sergisi ile aynı anda gerçekleşen Şükran Moral’ın Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’ndeki ideolojik olarak olağanüstü dışlayıcı, kolonyal Batı’nın söylemsel dilini kullanan, anti-feminist, modası ta bir yüzyıl önce geçmiş “gösterenin ve gösterilenin” birebir örtüşmesine dayanan performansının∗ tam karşısında, bir çok sanatçının ve filozofun günümüzün çatışma dünyasında ortak tekillikleri bulma çabalarına katkı yapmak istemektedir.

       

      Sanatçının bir başka işi, ki bu sergiye adını veren iştir aynı zaman da, bu düşünceyi güçlendirmek adına gerçek bir potansiyeli barındırmaktadır. “İnanıyorum-İnanmıyorum” adlı üç saatlik bir tekrar performansı olan bu işte sanatçı, nazar boncuklarını içine attığı bir kovanın önünde sessiz bir şekilde, kovanın içine düşen her bir boncuktan sonra “inanıyorum-inanmıyorum” demektedir. Sanatçı burada inanmanın kültürel olan göreceli doğasına işaret ederken, inanmanın belli biçimlerinin oluşturduğu belli inanç sistemlerinin herbirinin kendi yaşam alanında doğru ve güvenilir olduğunu ima etmektedir. Bu tam da Amerikalı filozof William James’in felsefesinin ortaya koyduğu pragmatik yöntemin anlamıdır. James’a göre “inanırız, zira inanarak dünyanın içinde güvenilir bir yaşam inşa etme şansımız daha yüksektir”. Filozofa göre “İnanç” ve “Güven” (confiance) aynı şeydir. Nancy Atakan; inanç biçimlerinin getirdiği şiddet ve savaş meselelerine karşı olsa da, hiçbir inanç sisteminin bir diğerinden üstün olmadığını düşünmektedir. Buna bilim de dahildir. Bütün bu inanç biçimleri çoğul bir dünyanın tekil formlarıdır...

       

      Demek ki bizi siyasi olduğu kadar sanatsal olarak da ilgilendiren şey; çoğul durumlara, duruşlara gönderme yapan, hiyerarşik oluşumları aşarak yatay-geçişli düzlemler inşa eden ve dışlayıcı olmayan çalışmalardır. Sanatın siyasi bir baskının altında olması kabul edilemez olsa da, bugünün dünyasında özellikle çağdaş sanat açısından kimlik merkezli birçok çalışma aynı etik kaygıyı paylaşmaktadır. Bu ilişkinin doğasına ilişkin bir makale daha uzun soluklu ve bol dipnotlu bir çerçeveyi hak etmektedir.